(Aşağıdaki yazıda bahsi geçen seyahati nisan başında yaptım.)

Gaziantep için 30 saat az, oradan başlayayım. Yemeklerin ve şehrin hakkını vermek ve çevresini gezmek istiyorsanız bir o kadar daha kalmak iyi olacaktır. Ancak şunu da unutmamak gerek ki, Antep’te kalınan her saat daha fazla yemek yemek ve alınan kilolar anlamına geliyor.

Antep’i anlatmaya başlamadan önce iki tavsiyede bulunayım. İlki yemekle ilgili; et ve salataya yüklenip, tatlıyı tadımlık seviyesinde bırakırsanız ve karbonhidrata dokunmazsanız kilo almadan dönme şansınız var. İkincisi, bu kadar yakınına gidip Birecik’te Kelaynak Kuşları Koruma Parkı’na ve Halfeti’ye gitmemek olmaz.

Yıllardır öncesinde uzun uzun çalışmadan gittiğim tek seyahat olabilir. Çünkü yanımda Nilhan Aras vardı. Kendisinin ansiklopedi gibi bir Gaziantep kitabı var: Gaziantep Deyince. Dolayısıyla programı o yaptı, ben uydum, arada “O mu bu mu” dediğinde seçim yaptım.


BAŞLIYORUZ; İLK DURAK ORKİDE PASTANESİ
Sabah saat 11’de Orkide Pastanesi’nde kahvaltı ile başladık. Yöresel kahvaltısından yedik ve fıstıklı katmerinin tadına baktık. Kahvaltıyı görünce insanın önce gözü doyuyor. Az az çok çeşit geliyor. Neler olduğunu fotoğraflarla paylaştım. Kahvaltının ortasında gelen fıstıklı katmer de cilası gibi (Nilhan’ın önerisi cevizli olan idi ancak Gaziantep’in katmerini ilk defa yiyeceğimden fıstıklısını sipariş ettik. Yeri gelmişken de Gaziantep’e ilk gidişim olduğunu belirteyim. Katmerin cevizlisi aklınızda olsun, sonraki gidişim için yazdım kenara).

Kahvaltı da katmer de şahaneydi ancak Orkide Pastanesi’ne gidip de olmazsa olmaz önerilerim başka; kendi yaptıkları fıstık ezmesi ve fıstıklı acıbademleri. İkisinin de insanın tat hafızasında olması gerektiğini düşünüyorum. Kahvaltı sonunda yaptığımız fıstık ezmesi tadımının ardından ertesi akşam havaalanına gitmeden önce alacak şekilde siparişlerimizi verdik.


GAZİANTEP ÇEVRESİ: BELKIS KÖYÜ, BİRECİK, HALFETİ
Günün akşama kadar olan kısmını Gaziantep çevresinde gezmeye ayırdık. Önce ünlü Zeugma Antik Kenti’ne -bugün Gaziantep Mozaik Müzesi’nde yer alan mozaiklerin çıktığı- Belkıs Köyü’ne, sonra Birecik’te Kelaynak kuşlarını ziyarete, ardından Halfeti’ye yolcuyuz.

Bu rotayı yapabilmek için araba ya da taksi kiralamak gerekiyor. Biz, yolları bilen birinin olmasını tercih ettiğimiz için taksi tuttuk.

Belkıs’a varıp da Fırat Nehri’ni gördüğümüz an adeta büyülendik. Mevsimin bahar olmasının da katkısıyla Fırat kıyısındaki Zeugma’nın çevresi Bedri Rahmi Eyüboğlu tabloları gibiydi. Sadece bu manzarayı görmek için bile bu yolu yapmaya değer. Fıstık ağaçları henüz açmamıştı -o zaman da başka güzel olacağına eminim- ancak hardal otlarının sarı çiçekleri her yeri kaplamıştı. Tek başıma seyahat ediyor olsaydım sonraki planları ertesi güne kaydırıp tüm günü orada geçirebilirdim.

Belkıs/Zeugma Antik Kenti, MÖ. 300’de kurulmuş. 21 bin hektarlık bir alanda zaman için 80 bin’e yakın kişinin yaşadığı, dönemin en büyük şehirlerinden biri olmuş. M.Ö. 64’te Roma İmparatorluğu’nun topraklarına katılarak, ismi geçit ve köprü anlamına gelen “Zeugma” olarak değiştirilmiş. Bugün Gaziantep’teki Zeugma Mozaik Müzesi’nde yer alan eserler, Belkıs Köyü ve çevresinden çıkarılmışlar. 1993 yılında yapılma kararı alınan Birecik Barajı nedeniyle, eserler sular altında kalmadan kısa süre önce çıkarılmışlar. Ne kadarı gün yüzüne çıkarılmış, ne kadarı sular altında kalmış o konuda bir bilgim yok.


Belkıs’tan sonraki durağımız Birecik’ti. Birecik bir Güneydoğu Anadolu kasabası olduğunu şehir dokusuyla, ışığıyla hemen hissettiriyor. Birecik’e gelme nedenimiz, yok olmakta olan kelaynak kuşlarını görmekti. Merkezinden arabayla geçip Kelaynak Kuşları Koruma Parkı’na gittik. Benim içim bu kuşların ayrı bir önemi var, çünkü bu kuşun ismini ilk defa yıllar önce ilkokul öğretmenimden duymuş ve yok olmakta olduklarını öğrenmiştim. Öğretmenim anlatırken bir yandan da hızlıca resmini yapıp, hatta renklendirip bizi kelaynak kuşları ile tanıştırmıştı. Aradan geçen bunca yıldan sonra kendilerini yakından görme şansım oldu. Birecik’e girdiğinizde kafanızı kaldırıp havaya bakın, sürü halinde siyah kuşlar görürseniz işte onlar kelaynaklar. Koruma parkına mutlaka gidip detaylı bilgi alın. Söylenceye göre Nuh’un gemisinden 3 kuş salınmış, bunlardan biri bereketin simgesi kelaynak kuşu imiş. Diğer ikisi kırlangıç ve güvercin. Kırlangıç, yeni bir çağ başlasın ve hayat devam etsin diye; güvercin, dünyada insanlar barış içinde yaşasın diye seçilmiş.


GELELİM BÜYÜLÜ HALFETİ’YE…
Tepeden kıyıya inerken Fırat’ın durgun, turkuaz rengi göründüğü anda insan da büyülenmeye başlıyor. Arabayla Yeni Halfeti’ye ulaşılıyor. Orada tekne turları ile Rumkale, Eski Halfeti ve çevresi gezilebiliyor.


Biz saat 3 gibi oraya vardığımızdan tekne turları o gün için tamamlanmıştı. Kıyıdaki yüzen restoranlardan birinde kahve içip, onların yönlendirmesi ile tekne kiralayıp turumuzu o şekilde yaptık. Yüksek dağların ve bahar renklerinin arasında, turkuaz suyun üzerinde olağanüstü bir saat geçirdik. Yol boyunca şu cümle aklımda dönüp durdu: “Mutluluğu uzaklarda arama”.


Tekneyle yüksek dağların arasından ilk durak Rumkale idi. Bir dağın tepesine oyulmuş bir kent düşünün, kalesiyle, manastırıyla, kilisesiyle. Buraya Gaziantep’ten karayolu ile de ulaşım mümkün. Rumkale’den sonra o meşhur Halfeti denince akla gelen, sular altında kalan köy ve minaresinin bir kısmı suyun üstünde görülen caminin olduğu Savaşan Köyü’ne ulaştık. Birecik Barajı’nın yapımı ile bu çevrede 36 köy sular altında kalmış, Savaşan da onlardan bir tanesi. Taş evleri ile nefis bir köy, köymüş. Şu an yaşam yok, sadece köyün girişinde Yusuf Amca’nın yerinde, teknelerin durak noktası olması dolayısıyla hayat var. Çayınızı kahvenizi içebiliyorsunuz. Ayrıca misafirlerini burada ağırlamak isteyenler için de Yusuf Amca mekanını açıyor. Biz gittiğimizde, böyle bir sofraya denk geldik. Salatalar yapılmış, rakılar konmuş, Fırat’a karşı mangal yapılıyordu.


Halfeti’de olduğumuz gün güneşliydi, nefis bir bahar havası vardı. Güneşin tepede olmadığı saatte bu turu yaptığımızdan renkler ayrıca güzeldi. Dönüş yolunda o yüksek dağların arası tamamen gölge olunca, bizde sanki Norveç’teyiz ve orada bir gemi turundayız gibi bir hissiyat oluştu. Eminim Halfeti’nin her mevsimi ayrı güzeldir. Tekne turundan sonra Halfeti’nin ara sokaklarında kısa bir gezinti yaptık. Güneş de batmaya başlamış, taş evlerin duvarları hafiften kızıla bürünmüştü. Evler, daracık sokaklar, karşımıza çıkan ağaçlar mutluluğumuzu daha da artırdı. O an iki şey geçti aklımdan, “Halfeti güzel bir yer değil, burası başka bir dünya”. Diğeri de “Yazar olsam bir kitabımı burada yazardım”…

Geri gelmek üzere Halfeti’ye veda ettikten sonra Gaziantep’e yola düştük.


GAZİANTEP’TE İLK AKŞAM
İki seçenek arasından Kasap Halil Usta’da (Kebapçı ile karışmasın o yarın öğlen) karar kıldık. Kendimizi de ustaya bıraktık. Yediğimiz kebapların hepsi güzeldi, pirzolası ve Ali Nazik’i başkaydı yalnız. Üzerine de fıstıklı dolama yedik ki, sormayın. Tazeliği ve şeker-fıstık dengesi çok iyiydi; az şeker, bol fıstık. Ömer Güllüoğlu’ndan alıyorlarmış. O kadar güzeldi ki, ben dayanamayıp İstanbul’a götürmek üzere yarım kilo paketlettim. Yalnız bu notun yeri burası ekleyeyim: Dönüş yolunda havaalanında Ömer Güllüoğlu’nun dükkanı vardı ve aldığımız ile aynı mı diye mini bir tadım yaptık, ne yazık ki değildi. Şeker-fıstık dengesi havaalanındakinde biraz kaymış, şekeri ağır basıyordu.


İKİNCİ GÜN: ŞEHİR GEZİSİ
Bugün planımız tüm günü şehirde geçirmek.
Sabah kahvaltısını saymıyorum, otelde sakin başladık ancak sonrasında devamını iyi getirdik. Sabah kahvesinin ardından soluğu Baklavacı Zeki İnal’da aldık, n’apalım dükkanı otelin yanındaydı. Yıllar önce baklavasını yiyip çok beğenmiştim. Yine beğendim ve aldım tabii. Çok lezzetliydi. Yalnız sonradan öğrendim, Zeki İnal asıl şöbiyeti ile ünlüymüş. Bir sonraki sefere artık.


Sırada heyecanla beklediğim, Zeugma Mozaik Müzesi var. Mozaik dendiğinde ilk akla gelen müzelerden biri, dünyayı ölçek alarak bunu söylüyorum. “Zeugma Mozaikleri, gerek ülkemizdeki gerekse dünyanın değişik yerlerindeki mozaiklerden, üstelik çağdaşları olan mozaiklerden hayli farklı. İlkin bu mozaiklerin temel özelliklerini sıralamak gerekirse; sahne ve figürdeki renk, anatomi, perspektif özellikleri ile konular olduğu söylenebilir. Tüm bunların toplamı ise mozaik tanımlayıcısını (Doç. Dr. Mehmet Önal mozaikte yorumdan çok tanım yapıldığını, bunun da mitolojiden yola çıkarak kotarıldığını söylüyor), Zeugma sanatçısının özgünleştiği sonucuna ulaşılmaktadır. Zeugma mozaiklerindeki konu ve figürler genellikle bir kez kullanılmıştır, tektir… Tüm figürlerin anatomileri renklerle açıkça belirtilmektedir. Ayrıca Zeugma mozaikleri 3. boyutun görülmesini sağlamaktadır… Portrelerin çok iyi çalışıldığı anlaşılmaktadır; çünkü tüm figürlerin yüz ifadeleri canlı ve güçlüdür, iç dünyalarını olduğu gibi yansıtmaktadır. Bunun en iyi örneği ise ‘Çingene Kızı’ isimli mozaiktir. Ayrıca hemen her figürde devinim vardır.”*

Nilhan Aras’ın kitabında aktardığı bilgilere müzede gezmeye başlayınca şahit oluyorsunuz, doğruluyorsunuz. Taşlarla yapılan sanatın detaylarındaki incelik, güzellik çok etkileyici. İnsanlar bir zamanlar yaşadıkları yerleri mozaiklerle farklılaştırmışlar.


VER ELİNİ KEBAPÇI HALİL USTA
Bir obur nasıl yaşıyor, -öyle değilseniz- Gaziantep’te bunu deneyimlemek mümkün. Çünkü insanın aklında sadece yemek oluyor. Bizimki gibi zamanınız kısıtlı ise de sürekli odağında yemek olan optimizasyonlar yapıyorsunuz.

Mozaik müzesinden çıktık, birkaç sokak yukarıda o çok çok meşhur Kebapçı Halil Usta’nın yerine yürüdük. Saat 12 olmamıştı girdik, “Kalabalık değil” dememize kalmadan tüm masalar doldu. Yarım saat sonra gelmiş olsaydık, belki de yer bulamayacaktık.

Masaya oturduk, hemen salata, su ve kısa süre sonra lahmacun geldi. Ardından da küşlemeler. Hepsi güzel ancak “yağlı küşleme” dedikleri bambaşka. İnsana, “Sabah gelir, yer, akşam dönerim” dedirtiyor. Gaziantep insanı obur yapar…

Yağlı küşleme

Halil Usta.


Kebapçı Halil Usta’dan sonra Bakırcılar Çarşısı ve çevresini gezdik. Sırasıyla gittiğimiz yerler:


– Kutnu Dokumacı. Gümrük Han, büyük usta rahmetli Cevdet Eldemir’in dokuma dükkanı. Gaziantep’e özgü kutnu kumaşlarının satıldığı özel dükkanlardan biri. Kumaş olarak alınabildiği gibi, bu kumaşlarla yapılan rengarenk fular ya da şallar da var. Her biri ayrı güzel, o yüzden insan seçim yapmakta zorlanıyor.


– Yemenici Habeş Usta. Almacı Pazarı’ndan aşağı inerken sağdaki yemeni satan dükkanlardan biri. Kendisi uzun yıllardır yemeni dikiyor. “Bizim mesleğe Köşker denir” diye de ekliyor. Onun elinden çıkmış, fotoğraftaki siyah yemeniyi aldım. Ayağında ayakkabı yokmuş gibi rahat ettiriyor.

Habeş Usta.


– Saçı Beyaz Gıda. Habeş Usta’nın devamında solda. Fıstık, fıstıklı muska, pulbiber ve sumak aldım.

– Bir Gaziantep klasiği Tahmis Kahvesi. “Belki de bugün, Anadolu’da hala yaşayan en eski kahvedir. Halep’e bağlı Sancak Bey’i Mustafa Ağa tarafından 1640 yılında, hemen yanındaki Mevlevihane’ye gelir sağlamak amacıyla yaptırılan dükkanlardan biri olarak inşa edilmiş ve Mevlevihane’ye vakfedilmiş binanın, ilk 250 yıl boyunca ne olarak kullanıldığına ilişkin kayıtlı herhangi bir bilgi yok. Kimilerine göre han, kimilerine göre kervansaray, kimilerine göreyse ilk günden bu yana kahvehane olarak işletilmiş.”** Yarım yüzyılı aşkındır gelen müdavimleri olan bir kahve. Bugün içeri girdiğinizde hem o müdavimleri hem de gençleri bir arada görmek mümkün. Kahvenin bir turist gözüyle öne çıkan özelliklerinden bir diğeri ise, ikram olarak getirdikleri kuruyemiş tabağı. İçinde menengiç, çedene, kudam (yarım leblebi) gibi kuruyemiş tabağında görmeye alışkın olmadığımız lezzetler var.


– Zeytinhan. Yöresel ürünler satan bir dükkan. Benim tadına baktığım ve beğendiğim ürünler: Ağaç altına dökülen, hepsi iyi olgunlaşmış ve ağzı açılmış Antep fıstığı. Çok taze ve bol fıstıklı muskası (Antep’in en iyisi olabilir). Siirt’ten gelen balı. Gaziantep’e gittiğimde uğramadan dönmeyeceğim adreslerden biri oldu. Başka hangi ürünler satılıyor görmek için ve Antep’e gitmeden bu ürünlerden almak için internet adresini paylaşıyorum: www.zeytinhan.net

– Gaziantep Emine Göğüş Mutfak Müzesi. Yöre mutfağını tanıtmak amacıyla açılmış bir müze. Görsel olarak yemek tarifleri, mutfakta hem hazırlık hem de sunumda kullanılan araç gereçler sergileniyor. Ufak ancak içerik olarak zengin bir müze. Benim uzun uzadıya gezmek için zamanım yoktu, bir başka sefer daha fazla zaman ayırmak isterim.


– Bey Mahallesi. Eski Gaziantep ya da eski şehir (old city) denebilir. Tarihi taş evlerden, dar sokaklardan oluşan bir mahalle. Bu bölge yapılan restorasyonlarla korunmaya çalışılıyor. Mahallenin dikkat çeken bir özelliği de Mustafa Kemal Atatürk’ün nüfusa kayıtlı olduğu mahalle olması. Gaziantep’e giden birinin, hele de ilk seferi ise mutlaka listesine alması gereken bir yer. Çünkü bu sokaklarda dolaşmak şehrin eski havasını solumak gibi…


Bir günlük hızlı şehir turunu tamamlamamıza az kaldı. Saat de akşam 6 olmak üzere. Bundan sonra önce otele gidip bavullarımızı alacağız, ardından Koçak Baklava’ya uğrayıp siparişleri, Orkide Pastanesi’nden de ayırttığımız fıstık ezmelerini, ardından Dukat’ta Beyran Çorbası ile kapanışı yapıp havaalanına doğru yola koyulacağız.

Otelden bavulları aldıktan sonra ilk durağımız Koçak Baklava. “Karar vermek için önce tatmak gerekir” diyorlar, n’apalım. Bir hak veriyoruz kendimize ve ben tabii ki o hakkımı en fıstıklısından yana kullanıyorum ve dolayısıyla da ondan alıyorum. Koçak’ın neredeyse her katı hissedecek kadar çıtır ve buram buram tereyağı kokan bir baklavası var. Gaziantep gibi bir yerde “Şuranın baklavası daha iyi demek” bana doğru gelmiyor. Çünkü hepsi eminim iyidir, en azından tattıklarım üzerinden bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Gerisi artık zevk meselesi.

Taksi bekliyor, hızlı hızlı! İkinci durak Orkide Pastanesi. Kahvaltıda tattırdıkları fıstık ezmesini almaya geldik. Ben yedekli aldım tabii ki. Nilhan, geleneksel bir kurabiye olan kahkenin de tadına bakmamı söyleyince bir kilo da ondan almak istedim. Bir yandan gözüm fıstıklı acıbademlerdeydi. İstanbul’a götürmek üzere aldığım baklava miktarını düşününce hemen vazgeçtim. Aklım kaldı tabii. Sonra şöyle bir sürpriz oldu; İstanbul’a dönüp paketleri açarken fark ettim, pastanede paketler karışmış ve benim kutunun içinden kahke yerine fıstıklı acıbadem çıktı. Gözlerim parladı. Tadına baktıktan sonra “İyi ki karışmış” dedim.

Baklavalar, fıstık ezmeleri tamam, artık biraz tempoyu düşürebiliriz, rahat uzun uzun bir yemek için vaktimiz var. Taksiye “Dukat Beyran’a lütfen” dedik, hiç beklemediğimiz bir yanıt aldık: “Orası nerede?”. Bilmiyordu, şaşırdık. İş başa düştü, Yandex sağ olsun, kapısında indik. Dukat’ta bizi Harun Usta karşıladı (Nilhan farkı). Nilhan ile iyi tanışıyorlar. Oturduk, usta hemen Beyran çorbalarını yapmaya başladı. Gaziantep’in en sevdiğim tarafı, menüye bakma derdi yok, usta seçiyor, sırayla getiriyor. Beyran çorbası kültürüm yok ancak içtiğim şeyin çok iyi olduğunu Nilhan da teyit etti. O güzel çorbadan sonra artık İstanbul’a huzur içinde dönebiliriz. Küşleme, Ali Nazik’inin de çok iyi olduğunu belirtmeden geçmeyeyim.


SON SÖZ
Gaziantep’te keşfedecek çok lezzet var. Hepsi için orada birkaç 30 saat geçirmek gerekiyor. Ancak o zaman hakkıyla bir son söz yazılabilir.
Şimdilik, sonraki seyahatim için notlarımı sıralayabilirim:
– Tostçu Mehmet çok iyi dediler, ona vakit kalmadı.
– Eski mezbahada ciğerciler varmış, onlara da gitmek gerekirmiş.
– İmam Çağdaş ve Metanet lokantaları, Katmerci Zekeriya Usta…
– Orkide Pastanesi’nde cevizli katmer.
– Zeki İnal’da şöbiyet tadımı.
– Şirvan Lahmacun.




* Nilhan Aras, Gaziantep Deyince, Metro Kültür Yayınları, Syf. 32-36
** Nilhan Aras, Gaziantep Deyince, Metro Kültür Yayınları, Syf. 92