Bir ay Köln, ardından bir hafta bayram tatili, İstanbul’dan bu kadar ayrı kalmamıştım. Klasik, özledim mi sorusunu sormayacağım ya da kıyaslamalara gitmeyeceğim. Aklımda başka şeyler var. Şunu fark ettim; insan 5 haftada tahmin ettiğimden de fazla (eski) alışkanlıklarını unutup yenilerini ediniyormuş. İnsan beyni yeni koşullara o kadar kısa sürede adapte oluyor ve onun içinde de belli bir düzen kurmak için zorluyor ki…

Köln’de en fazla yaptığım şey parka gitmekti. Rutinlerimden biri oluvermişti. İstanbul’a dönünce de otomatik olarak bugün hangi parka gitsem sorusuyla uyanmaya başladım. Neyse ki oturduğumuz yerde parklar ya yürüme ya da bisikletle gidilebilecek mesafede. Parka gitmek dışında bir süredir yatan bisikletim de canlandı. Düzgün bisiklet yolları olmasa da, yayalar ve arabalar hala bisikletlilere alışamamış olsalar da bisikletle bir yerlere gitmek güzel bir özgürlük. Artık bir yere gideceksem, ‘bisikletle giderim’ diyorum. Sanırım herkes alışveriş yapmaya ya da arkadaşlarıyla buluşmaya bisikletle giderse mağaza sahipleri dükkanların önüne bisikletler için bir şey yapsak mı diye düşünmeye başlarlar.

Fotoğraftaki sandviçin hikayesi işte böyle başladı… Akşam üstü bisikletle Fenerbahçe Parkı’na gidelim; en uca gidip sanki İstanbul’da değilmişiz gibi gün batımını izleyelim, yemeği de orda yiyelim… Güzel bir sandviç ve hafif soğuk bir kırmızı şarap da olursa tam olacaktı.

İki kişilik sandviç için biraz hardal, biraz labne peyniri, 2-3 yaprak kıvırcık (birer yaprak da roka güzel oluyor), 1-2 dilim cheddar peyniri ve 6-8 parça karabiberli rozbif. Baget ekmeği önce ortadan sonra boyuna böl ikiye, malzemeleri sırasıyla koy (hardal güçlü ise bir tatlı kaşığından fazla olmasın, labne 3 tatlı kaşığı kadar, rozbif bir sandviçe 4 parça iyidir, kıvırarak koyunca güzel görünüyor) ve bir yağlı kağıtla sandviçi sarıp iple bağladın mı tamamdır. Sonra bütün parklar senindir…

sandvic_mbcb_03